Oğuz Atay’ın günlüğünü evinden kim aldı? 44 senelik sır çözüldü! – Magazin Mahallesi Kültür

Türk edebiyatının en mühim adları içinde yer edinen Oğuz Atay, şimdilerde ‘yitik günlüğü’ sebebi ile gündemde yer ediniyor.  Yazar Sefa Kaplan’ın kitabının peşinden tartışılan mevzuya, Ayça Atikoğlu da değindi.

Ayça Atikoğlu’nun yazısı şu şekilde;

Günlük’ü görenler vardı. Bülent Korman arkadaşının ölümünden yedi gün sonrasında, Atay’ın Yeniköy’deki evine yazınsal mirasına göz kulak olmayı da düşünerek gider. Günlük’ü masanın üstünde şu şekilde bir görür, kahverengi kaplı bir defter. Tekrar gittiğinde ise göremez…

Geçtiğimiz aylar süresince bir Oğuz Atay bereketi yaşadık.

Sefa Kaplan, Atay ile ilgili ikinci araştırma kitabını (Oğuz Atay Sözlüğü-Holden Yayınları) çıkardı. Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Tasarı Dünyası” ise İletişim Yayınları tarafınca 9. baskısını yapmış oldu.

Özgürlük’ten İhsan Yılmaz, Sefa’nın kitabından bir kısmı alıntılayarak Oğuz Atay’ın yitik güncesini kimlerin ele geçirdiğinin hâlâ muammasını koruduğunu gündeme getirdi.

Ertuğrul Özkök, İhsan’dan yapmış olduğu alıntıya polisiye kurgu örerek bu mevzuda iki yazı yazdı. İlkindeki iddiaları ikincisinde düzeltti. (Bu sefer de yanlış fotoğraf koydu fakat olur o denli…) Tahminleri yanlış çıktı. Atay’ın yakın arkadaşı olan Bülent Korman ile de görüştü fakat sır çözülemedi. Bilenler de susmaya devam etti…

Buradaki bilenler ve susanlar aslen ağırlıklı olarak “Günlük”ün 1984 senesinde ulaştırılmış olduğu ve yayınlanmasını sağlayarak “Tutunamayanlar”ı Türk okuru ile “Gerçekten” buluşturan Enis Batur ve Ömer Madra. Hakikaten diyorum zira Oğuz Atay ve “Tutunamayanlar” 70’li seneler süresince edebiyat çevreleri tarafınca taammüden görülmez kılınmak istenmişti.

1970’lerde lisedeydim ve Atay’ı tamamen rastlantı eseri, romanın adını beğendiğim için keşfetmiştim. Zamansız ölümü de hatırladığım kadarı ile Cumhuriyet gazetesi haricinde hak etmiş olduğu seviyede verilmemişti. İçimi burkmuştu, gözlerimi doldurmuştu bu vefasızlık…

İlk baskısı 1972’de Sinan Yayınları tarafınca meydana getirilen roman, 1987’de İletişim Yayınları tarafınca basılınca bir grup okur vakasından çıkıp kitle ile buluştu. Oğuz Atay, okurunun ötesinde, kitlesi olan bir yazar olarak ölümsüzleşti. Bir kitap birçok insanoğlunun yaşamını değiştirdi…

Yitik “Günlük”ün esrarına dönecek olursak…

Günlük’ü görenler vardı. Bülent Korman arkadaşının ölümünden yedi gün sonrasında, Atay’ın Yeniköy’deki evine yazınsal mirasına göz kulak olmayı da düşünerek gider. Günlük’ü masanın üstünde şu şekilde bir görür, kahverengi kaplı bir defter… Tekrar gittiğinde ise göremez.

Oğuz Atay öldüğünde Pakize Kutlu (Barışta olacaktır daha sonraları) ile evlidir. Kısaca, yazınsal ürünler O’nun elinde, evinde kalmıştır.

“Günlük” olduğu bilinmeyen o kahverengi kaplı defteri uzun süre kimse görmez. Atay ile ilgili kapsamlı araştırmalar meydana getiren Yıldız Ecevit de ”Günlük”ün sırrını çözememiş ve “Polisiye vakalara yakışacak gizli saklı bir hikâye” ile yayınlandığını yazmıştı.

Enis Batur ile Ömer Madra’nın günlüğü yayınlama işi ise “Oğuz Atay’ı kuyudan çıkarma operasyonu” olarak kabul ediliyordu. Enis ve Ömer ise kitabın ellerine iyi mi geçtiğini şu şekilde anlatmışlardı: “Sorunları daha derin incelemeyi seven birilerince şaşırtıcı rastlantılarla örülü uzunca bir serüven sonucu bulundu…”

Bülent Korman suskunluğunu “Anlatılanlar gerçeği yansıtmıyor. Susuyorum çünkü konuyla ilişkili birileri için mahcubiyet verici bir takım yakışıksız durumlar var. O ayrıntılarla ilgili konuşmam sanırım Oğuz’u mutlu etmez” diye açıklamıştı. “Yaşarken düpedüz görmezden gelinmiş birinin kitapları yeniden basılırken hâlâ kimsesiz biri muamelesi görmesi benim dayanabileceğim bir şey değil” diye de belirtmeden edememişti.

Oğuz Atay’ın ölümünün üstünden 44, güncesinin Milliyet’te yayınlanmasının üstünden 36 yıl geçti. Türkiye’nin Dostoyevski’si olarak tanımlanan yazarın “Tutunamayanlar”ı kitleler üstündeki tesirini hâlâ koruyor.

Peki, 1977’de kaybolan günce 1984’te Milliyet’te iyi mi dizi oldu? Bu iyi niyetli Arsen Lüpenler Kim?

Şimdilerde üst üste yazılar yazılınca bunların bir çok da gerçeğin fazlaca uzağında olunca eleştiriler de geldi doğal. Mesela, Muhsin Kızılkaya “Upper Cihangir dedektifliği” ile ilgili olarak “Oğuz Atay’ın Cihangir ile ne alakası var?” diye sordu haklı olarak ve kapsamlı bir yazı yazdı. “Sayın Hırsız”a, Ömer ve Enis’e teşekkür etmeyi de dikkatsizlik etmeyerek…

Meraklıları bilir, Günlük 25 Nisan 1970’de başlıyor. Kısaca, “Tutunamayanlar”ı bitirdiğinde başlıyor yazmaya Atay. Beyin ameliyatı geçirdikten kısa bir süre sonrasında da bırakıyor.

“Tutunamayanlar”ın kahramanı Selim Işık da günlük tutardı malum. O yüzden, “Selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi” diye yazıyor.

Kısaca ölümünden 7 yıl evvel Selim Işık’ın kaderini çağırıyor Atay. (Şimdilerde buna fikir ile oldurma deniliyor) Keza, ölümünü de Selim üstünden kurguluyor. Aynı kimseler onu görmesin diye Selim’in banyoya girip kapıyı kilitlemesi benzer biçimde… O da 17 Aralık 1977’de arkadaşı Altay Gündüz’ün evinde banyoya girip kapıyı kilitliyor. Kapı kırılıp içeri girildiğinde ölmüştür…

Defter’i aslen tek aşkı Sevin Seydi’nin yerine koyuyor Atay. “Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre bu defter kaydetsin beni. Dert ortağım olsun. Kimseye söylemeden, içimde kaldı, kayboldu demediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni- ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptırdınız” diye yazıyor.

Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı ithaf etmiş olduğu, günlükte adı çoğunlukla geçen Sevin, yazarın kitaplarının ilk baskılarındaki kapak düzenlerini de yapmıştır. Atay, büyük romanını yazarken o da bir taraftan İngilizce’ye çevirmiştir. Hem de ressamdır.

Halit Refiğ’e gore yazarı en fazlaca etkileyen, bilgilendiren kişidir Sevin Seydi. Atay onun için o denli derin cümleler kurar ki, birçok kadının Sevin ihtimaller içinde gelir…

Oğuz Atay’ın en yakın arkadaşının eşidir Sevin. Boşandıktan sonrasında Tutunamayanlar ‘da izlerini bulabileceğiniz büyük bir aşk yaşarlar. Ne var ki, birkaç yıl sonrasında Sevin yazarı terk ederek Londra’ya yerleşir. En yakın dostu olmaya devam ederek… Nitekim, Atay Londra’da tedavi görürken Sevin gene en yakınındadır.

Londra’da kitapçılık hayata geçirmeye devam eden Sevin Seydi bugüne değin Oğuz Atay ile ilgili asla söz almadı, sustu.

Suskunluk, Oğuz Atay’ın hayatında mühim bir sorun aslına bakarsanız. Onunla ilgili susuluyor, o susuyor:

‘Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu Albayım?

Yok. Peki Albayım.

Ben de susarım o süre.’

Kitabını okumayıp ‘Poyraz Karayel ‘ile doğan bir Atay kitlesi de oluştu süre içinde. O şahene replikler:

‘Bilemezsin Albayım bilemezsin. Bizim kaderimiz bu, anlamını bilmediğimiz kelimeleri yaşamak’

‘Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok’

‘Hayalleri kırmayı keşfeden ilk insan benim babamdır’

‘Ağlamıyorum Albayım. Eriyorum. Yavaş yavaş eriyorum. Birazcık şansım var ise buğu bile olurum’

‘Aç mısın diye sordun ya. Seni seviyorum demenin bir başka yolu bu.’

‘Bir karı bir adama iki kere aşık oluyorsa o adama karada ölüm yok.’

‘Hayvanları niçin bu kadar seviyorsun? İnsanları iyi tanıyorum zira’

‘Balık olsam vapur çarpar’

‘Bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.

‘Ya bir insan devamlı yumruk yer mi ya!

Biri de çıkıp ‘ya beyler vurmayın tamam öldü işte adam’ demiyor şu demek oluyor ki be!’

‘Aman ha hanıma sertlik falan olur, burayı sizin başınıza yıkarız.’ benzer biçimde…

Oğuz Atay’ın kırgınlığına, duygularına, düşüncelerine filtre vazifesi görür günlüğün beyaz sayfaları:

‘Çocuk kalmış bir milletin fertleri’ olarak ‘iyi mi’ korku içinde yaşadığımızı anlatır. Mesela, “Halk Partisi Köy Enstitüleri’nden, Demokrat Parti modern resimden bile korkar” der.

“İnsanoğlunu ayakta tutan şey korkudur. İnsan demişler bir parça et ve bolca endişeden oluşur” diye yazar bir başka sayfada…

“Üçkağıtçılıkla ne devrim olur ne ümmeti İslam kurtulur” der.

44 senelik sır çözüldü: Günlüğü Ziya Derlen ortaya çıkardı

Uzun bir girizgah oldu fakat mevzuyu bilmeyenler için gerekliydi bence.

Sadede gelirsek, 1983 senesinde Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki binasının üst katında çalışanlar için bir sır yok aslen.

Günlüğün bulunuşunu, gelişini, teslim edilişini hep beraber yaşadık. Niye mi sustuk? Şundan dolayı olayın iki kahramanı, onlara “Teşekkür edilsin” istemedi. Anonim kalmak istediler ki bu da Oğuz Atay ile ilgili olarak gözlerimi dolduran ikinci şey olmuştur…

Üçüncüsü ise Enis ve Ömer’in bir yazarı köy kuyudan çıkarmak için gösterdikleri çaba idi. Ortalıkta onca kıskançlık ve bencillik kol gezerken…

Olayın esas kahramanına, artık isminin açıklanmasına “Aldırmayan” Ziya Derlen’e bırakıyorum burada sözü:

“Vaka 37 yıl ilkin oldu. Pakize Barışta o sıralar Etiler civarında yönetmen sevgilisi ile yaşıyordu. M.B. adlı dostum da o eve girip çıkıyordu. M. ile Boğaziçi’nden arkadaştık.

1983 sonuydu, bigün Atay’dan bahsederken ‘Biliyor musun Atay’ın günlüğü Etiler’de balkonda bir büronun çekmecesinde duruyor’ dedi… Ben o sıralar Atay’in iki üç kitabını okumuş, bir de Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyununu seyretmiştim. Bir günlüğü bulunduğunu kimse bilmiyordu…

Pakize’den falan bahsettikten sonrasında ‘Getir de okuyayım’ dedim fakat içimden de herhalde hanım vermez diye düşündüm. Birkaç gün sonrasında M. elinde bir defter ile çıkageldi. Üstünde ‘Günlük’ yazan bir defter, defterin kapağı deri taklidi plastikti ve günlük kelimesi küçücük bir etiket benzer biçimde yapışkan şeritle iliştirilmişti üstüne… Nefis bir el yazısı vardı Atay’ın ve fazlaca azca ‘Rature’ vardı…

Dostlarımla havalara uçtuk. Zira, çoğumuz hayrandık Atay’a. Bir tür epifani yaşıyorduk desem abartmış olmam…

Her her neyse, ilk iş o sıralar yepyeni bir teknoloji olan fotokopi yaptırıldı… Hatta Atay’ın eski bir tanımış olduğu defteri görmeye bile geldi. Cumhuriyet’te köşe yazıyordu…

Aradan aylar geçti. M. ile bir türlü karşılaşamadığım için defter de geri verilemişti, evde duruyordu… Ben o günlerde Milliyet’in üst katında “Kültür Mirası” ekinde, Enis Batur’un yönettiği sekreteryada çalışıyordum… Kötü sayılmayacak bir ekiptik. Sen, (Ben aslen Kültür Sanat’taydım) Ayşe, İlhami, bir iki şahıs daha… Neşeli ve enerji dolu bir gruptuk. Bir o denli da çılgındık… (M. Yourcenar’ı Kenya’da geçirdiği trafik kazası vesilesiyle telefon ile arayıp ‘Geçmiş olsun’ diyecek kadar)

Ömer Madra, Oruç Aruoba ve pek fazlaca şahıs bizim kata ‘Kaçarak’ mavra hayata geçirmeye gelirlerdi. Görece bir özgürlük ve gençlik vardı bizim katta. İşte, gene o şekilde bigün, Madra bir projesinden bahsetti: Yayımlanmamış eserlerinden alıntı yapılarak modern edebiyatçılar aleyhinde bir yazı dizisi… Aklımda şimşekler çaktı fakat dilimi tuttum. Zira, günlükten bahsettiğim anda olayların çorap söküğü benzer biçimde nereye varacağını sezebiliyordum. M’nin iyi mi zor durumda kalacağını da… On beş dakika kadar vicdan muhasebesi yaptıktan sonrasında ‘Ne olacaksa olsun!’ diyerek Ömer’e ve Enis’e ‘Size bir şey söyleyeceğim fakat bana inanmayacaksınız’ dedim. Vakası özetlemek gerekirse anlattım, defterlerde Atay’ın ‘Work in progress’ sürecini, Oyunlarla Yaşayanlar, Tehlikeli Oyunlar benzer biçimde işlerinin iyi mi oluştuğunu bir izlence benzer biçimde okuduğumu anlattım. Birazcık sarsıldı ikisi de fakat pek inanmış benzer biçimde durmuyorlardı. Enis pek de olasılık vermediği anlaşılır bir tonda ‘Peki, getir de bir göz atalım’ dedi.

Ertesi gün defteri ikisine teslim ettim… Ömer de Enis de tek bir kelime etmeden dakikalarca karıştırdılar sayfaları. Sonrasında Ömer ‘Bunu yayınlarsak neler olacağını düşündün mü?’ dedi…

Ben ve dostlarım tüm gece oturup bunun muhasebesini yaptık. Başıma neler gelebileceğini, hele M’yi iyi mi zor bir durumda bırakacağımı, itimatını yitireceğimi biliyordum… Lakin söz mevzusu olan bir balkonda çürümeye terk edilmiş bir büronun çekmecesinde duran ve Türkçe Edebiyat’ta fazlaca hususi bir yere haiz olan birinin el yazmasıydı…

Her şeyi göze almak gerekirdi… M’ye haber vermeyecektik. Zira, ne diyebilirdim ki?

Sonrasını sen de biliyorsun. Kızı Özge’nin gelişini, kendisine defterin teslim edilmesini, (Acıklı görüntüler) Pakize’nin Enis’ten hesap sormak suretiyle yapmış olduğu baskını…

Akşam saat 17’de son provaların okunup yazıların baskıya yetiştirildiği deadline’ı hatırlarsın… İşte, gene 16.45 civarında Enis’in düzelti yapmış olduğu metni gördüm. Yazı dizisinin ilkine yazdığı tanıtımı… Omzunun üstünden okurken bana ve M’ye teşekkür ettiğini dehşet içinde gördüm ve bizim isimlerimizi yazma lütfen dedim. Enis de isimlerimizi çıkartmak inceliğini gösterdi ve anonim gençler olarak teşekkür edildik…

Bir garip vaka da Pakize Barışta’nın baskınıydı: Oldukça öfkeliydi ve bağıra çağıra “O Boğaziçili sıçanları iyi mi sürüm sürüm süründüreceğini konu alıyor, Enis’ten isim istiyordu ısrarla… Enis hanımı bulunduğumuz mekandaki tek camlı oda olan Sami Kohen’in boş odasına aldı. Ben, Enis’in ve Pakize’nin bulunmuş olduğu yere çapraz duran masamdan ortalama beş metreden dinliyordum konuşulanları… Enis soğukkanlı bir halde Pakize’yi dinledikten sonrasında tane tane ve alçak bir ses tonuyla konuşmaya başladı. O denli alçak bir ses tonuyla konuşuyordu ki, söylediklerinden bir iki kelime haricinde hiçbir şey duyamıyordum… Birazcık sonrasında Pakize çıktı, hışımla orayı terk etti. Peşinden da Enis çıktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle…

Hayrola diye sormuş oldum… Enis’in iyi mi bir koleksiyoncu bulunduğunu bilirsin. Evinde Cumhuriyet döneminde basılmış dergilerin neredeyse tamamı bulunur. Üstelik, kitap kurdu olarak okumadığı yoktur… Bana Devlet Tiyatrosu’nun ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ kitapçığını gösterdi. Pakize Barışta imzası ile yazılmış bir tanıtım yazısını… Daha ilk cümleyi okuduğumda neler döndüğünü anladım… Genç dul, Atay’ın defterlerinden yararlanarak (!) yazdığı bu kısa metinde tırnak içine almadığı birçok cümleyi, sanki kendisine aitmiş benzer biçimde göstermekte beis duymamıştı…

Pakize mevzusu bu şekilde kapanmış oldu.

M’ye ulaşınca… Defter ‘Günlük’ adıyla basıldıktan fazlaca sonrasında karşılaştık ve yalnız ‘Özür dilerim’ diyebildim… O da büyük bir incelikle ‘Unuttum bile’ dedi. İkimiz de tekrar tek kelime bile etmedik vaka ile ilgili olarak…”

Ziya’nın maili burada bitiyor.

1984’ten seneler sonrasında Ziya ile bu mevzuyu bir kere Paris’te konuşmuştuk. Günlük iyi mi yağmurdan etkilenmemiş diye sormuştum. O da “Naylona sarılıydı” demişti. Niye balkona koymuşlar acaba soruma cevap ise daha acıklıydı: “Ev küçükmüş, evde yer yokmuş.”

Oğuz Atay ile ilgili gözlerimi dolduran dördüncü durum da bu olmuştu. Bu vicdansızlık…

M’nin adı bende gizli saklı. Toplumsal medyayı pek kullanmıyor, iyi mi ulaşacağımı bulamadım. Hakikat’in bilinme hakkı vardır. İsterse adını seve seve vermek isterim doğal ki.

Ziya fazlaca uzun süredir burada yaşamıyor. Ekşi Lügat’te “1980’lerde Ziya Derlen gibi bir oyuncu yetiştirip sonra kaybetmişlerdir” diye yazıyor.

Google’a adını girince karşınıza bir de “UMUTSUZLAR MERDİVENİ” çıkıyor.

Orta kantinin üstünde, devasa bir ağacın arkasında kalan bu merdivenin öteki sakinleri içinde uzun süre ilkin kaybettiğimiz Nilgün Marmara, Haşim Müftüoğlu, Seyhan Erözçelik de var…

Merdivenin demir kısmında görülmek istemeyenler, rahatlık içinde çaylarını sigaralarını içmek isteyenler otururmuş. Taş kısmında ise gerçek umutsuzlar.

“Tutunamayıp” materyalizmin kucağına düşen çoktur bu merdivenlerden…

“Çünkü korkuluk aslında yoktur” diye yazılıyor o günler anlatılırken.

Güvenli olduğum bir şey var, Ziya asla düşmedi.



Haber Kaynağı

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *